“Bir buçuk oda” dediler ama ortada oda falan yoktu. Evin yanına sıkışmış, eskiden hurda ve eski kıyafet doldurduğumuz küçücük bir kulübe. On metrekare bile etmez. Şimdi dedemin yeri orasıydı.

 

“Dede, sen bir otur… ben içeri biraz toparlayayım.”

Bunu söylerken boğazım gerildi. Duygulandığımdan değil. Nasıl davranacağımı bilmediğimden.

Hasan dede başını salladı. Hiçbir şey sormadı. Hiçbir şey istemedi. Kapının eşiğine oturdu. Gözleri avluyu geçip çok daha uzağa takıldı. Sanki bizim görmediğimiz bir şeyi izliyordu.

Kulübeye girdim. Toz, kırık eşyalar, eski montlar… Zeynep arkamdan geldi. Bir torbayı çekti, yüzü asık.

“Burası insan yaşayacak yer mi?” dedi.

 

“Geçici,” dedim.

“Ne kadar geçici?” diye sordu. Cevap veremedim.

İkimiz de susarak çalıştık. Süpürdük, attık, ayırdık. Bir köşeye zor sığan eski bir yatak koyduk. Yatağın ayağı hafif yamuktu. Altına karton sıkıştırdım.

Zeynep elindeki bezle masayı silerken dişlerini sıktı.

“Ev zaten küçük,” dedi. “Bir de yaşlı biri eklendi.”

“Yaşlı biri değil,” dedim. “Dedem.”

 

“Fark ne?” diye baktı yüzüme. “Hayatımız daha iyi mi olacak şimdi?”

Sustum.

“Ahmet ağabeyin evi kocaman,” diye devam etti. “Niye orada değil?”

“Bilmiyorum,” dedim. “Belki yengem istemedi.”

“Tabii,” dedi. “Onlar istemedi, biz mecburuz.”

Sesinde öfke vardı. Ama korku da vardı. Ben o korkuyu tanıyordum. Paranın yetmemesi korkusu. Yarın ne olacağının belli olmaması korkusu.

 

“Bu mecburiyet değil,” dedim yavaşça. “Bu… sorumluluk.”

Zeynep güldü. Kısa, sert bir gülüş.

“Sorumluluk hep bize mi düşüyor?”

Cevap yoktu.

Akşam olunca dört kişi küçük masanın etrafına oturduk. Dedem en kenarda. Sırtı dik. Elleri titremiyor ama hareketleri yavaş. Çatalı dikkatle tutuyor, sanki bir şey kırılacakmış gibi.

Önüne bir parça et koydum.

“Dede, biraz daha ye.”

 

Bana baktı. Sonra Zeynep’e. Sonra tekrar tabağa.

“Yeter oğlum,” dedi. “Yaşlıyım, az yerim.”

Sesi o kadar kısıktı ki… sanki varlığı bile fazla geliyormuş gibi.

Emir sandalyede sallanıyordu. Gözleri dedemin üstünde.

“Dede, sen neden burada kalıyorsun?”

Masada hava değişti.

Zeynep başını kaldırmadan, “Yemeğini ye,” dedi.

Ama Emir durmadı.

“Kendi evin yok mu?”

Hasan dede gülümsedi. Zor bir gülümseme.

“Var,” dedi. “Ama burada daha güzel.”

“Niye?”

“Çünkü sen varsın.”

Emir düşündü. Sonra başını salladı. İkna olmuş gibi değil… ama sormayı bıraktı.

Yemek sessiz bitti.

O gece kulübenin kapısını kapatırken dedemin içeriden kilitlemediğini fark ettim. Sanki kapalı olsa bile biri girse sorun değilmiş gibi.

İlk hafta dedem evde yokmuş gibi yaşadı. Sabah en erken o kalktı. Sessizce abdest aldı, avluda oturdu. Çay içti. Gökyüzüne baktı. Uzun uzun.

Bazen süpürgeyi eline alırdı. Masayı silerdi.

Ama Zeynep arkasından tekrar silerdi.

“Gözleri iyi görmüyor,” derdi bana.

Ama mesele temizlik değildi.

Dedem bunu biliyordu. Ben de.

Yemeklerde hep az yedi.

“Hasta mısın?” diye sordum.

“Yok,” dedi. “Az yemek iyi.”

“İyi değil,” dedim. “Güçsüz düşersin.”

“Gençler yesin,” dedi. “Onların güce ihtiyacı var.”

O an boğazım düğümlendi.

Çünkü bu evde kimse “fazla” olmak istemiyordu.

Ama en çok o… kendini fazlalık gibi hissediyordu.

Bir gün avluya çıktığımda onu yerde oturmuş buldum. Önünde birkaç ince dal, kuru otlar.

Ellerine baktım.

Hızlıydı.

“Ne yapıyorsun dede?”

“Emir’e terlik,” dedi.

“Terlik mi?”

“Ot terliği. Eskiden çok yapardık.”

Zeynep kapının eşiğinden baktı.

“Kim giyer şimdi onu?” dedi. “Herkes ayakkabı giyiyor.”

Dedem durmadı.

“Bu daha rahat,” dedi.

Sonra ekledi:

“Parası da yok.”

O cümle… içime oturdu.

“Bizde para var,” dedim.

“Biliyorum,” dedi. “Benim vaktim var. Oyalanıyorum.”

Gülümsedi.

Ama o gülümseme… insanı rahatlatmıyordu.

Mahalle konuşmaya başladı. Duvarlar inceydi. Laflar çabuk yayılırdı.

“Helal olsun, bakmışlar yaşlıya.”

“Ahmet para içinde, bakmıyor.”

“Garibanın sırtına yük.”

Zeynep bu lafları duydu.

Akşam bana döndü.

“Bizi enayi yerine koyuyorlar.”

“Boş ver.”

“Boş veremem,” dedi. “Biz zor geçiniyoruz.”

“Geçiniriz.”

“Nasıl?” diye bağırdı. “Bir de bebek gelecek!”

Sustuğum an… her şey daha da ağırlaştı.

“Belki…” dedi yavaşça, “Ahmet ağabeye söyleriz.”

İçimden bir şey koptu.

“Ne söyleyeceğiz?”

“Dedesini alsın.”

“Biz bırakalım yani?”

“Biz bırakmıyoruz,” dedi. “Onlar zaten bırakmış.”

Sessizlik.

Dışarıda dedem oturuyordu. Elinde yarım kalmış ot terliği.

Bizi duyuyordu.

Biliyordum.

Yanına gittim.

“Dede…”

Başını kaldırdı.

Gözleri yorgundu ama sakindi.

“Üzülme,” dedi. “Gençler zor zaman.”

“Sen yük değilsin.”

“Ben bilirim,” dedi.

Sonra bir süre sustu.

Rüzgâr hafifti. Otlar kıpırdadı.

“Senin baban küçükken,” dedi yavaşça, “biz çok fakirdik.”

Durdu.

Sanki devam edecek gibi oldu.

Ama etmedi.

“Boş ver,” dedi. “Geçti gitti.”

Başını eğdi. Tekrar örmeye başladı.

Ben orada kaldım. Soramadım.

Ama içimde bir his oluştu.

Sanki o “geçmiş” dediği şey… henüz bitmemişti.

Aradan üç ay geçti.

Zeynep hamile olduğunu söyledi.

Sevinmem gerekiyordu.

Sevindim de.

Ama korku daha büyüktü.

“Bu ev yetmez,” dedi.

“Buluruz bir yol.”

“Nasıl?” diye baktı. “Para yok.”

Haklıydı.

Dedemin ilaçları, mutfak, kira…

Her şey üst üste binmişti.

O gece hesap yaptım. Kağıt kalemle.

Topladım.

Çıkardım.

Sonuç değişmedi.

Eksi.

Ertesi gün Zeynep tekrar konuştu.

“Ciddiyim,” dedi. “Bunu böyle sürdüremeyiz.”

“Biraz daha dayanırız.”

“Ne zamana kadar?”

Sustum.

“Ahmet ağabeye söyle,” dedi.

“Yapamam.”

“Yapacaksın.”

“Yapamam!”

Sesim yükseldi.

İlk defa.

Zeynep bana baktı. Uzun uzun.

Sonra yavaşça dedi ki:

“Peki… o zaman biz gideceğiz.”

Dünya bir an durdu.

“Ne demek o?”

“Ben çocuğumu böyle büyütmem.”

Kapıyı açtı. İçeri girdi. Kapattı.

Avluda sadece ben ve dedem kaldık.

Elindeki terlik bitmişti.

Ama diğer teki yoktu.

Yarım kalmıştı.

Bana baktı.

Uzun uzun.

Gözlerinde bir şey vardı.

Yorgunluk değil.

Başka bir şey.

Sonra yavaşça konuştu:

“Mehmet…”

Sesinde garip bir ağırlık vardı.

“Gel buraya.”

Yanına oturdum.

Eli cebine gitti.

Eski, sararmış bir bez parçası çıkardı.

İçinde bir şey vardı.

Küçük.

Ama ağır gibi.

Bana uzattı.

“Al bunu.”

“Bu ne?”

Bana baktı.

Gözleri ilk kez… netti.

“Sen iyi çocuksun,” dedi.

Bir an durdu.

Sonra fısıldadı:

“Benim sana verecek başka bir şeyim yok… ama bu var.”

Elimdeki pakete baktım.

Kalbim hızlandı.

“Bu nedir dede?”

Cevap vermedi.

Sadece şunu söyledi:

“Doğru zamanı gelince açarsın.”

Rüzgâr birden sertleşti.

Ot terliği yerde yuvarlandı.

Ve o an… içimde bir şey kırıldı.

Çünkü hissettim.

Bu sadece bir eşya değildi.

Bu… bir hayatın sakladığı son sırdı.

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.