82 yaşındaki bir baba, oğlunun kendisini “doktor randevusuna” götürdüğüne inanmıştı

Yol sertleşti. Koku önce geldi: çürük, keskin, yanmış plastik gibi. Sonra görüntü: devasa bir çöp depolama alanı, zayıf köpekler, çöplerin üstünde bekleyen akbabalar, griye dönmüş toprak.

—Emre… burası doktor değil.

Minibüsü durdurdu. Bir an zihnim açıldı sanki; içimdeki sis aralanmıştı. Oğlumun sessizce ağladığını gördüm.

—Affet baba — dedi kısık sesle — artık yapamıyorum.

Beni indirmesine yardım etti. Üzerimde Ayşe’nin camiye giderken giy diye aldığı mavi gömlek vardı. Rüzgâr, ayaklarımın etrafında kirli kâğıtları sürüklüyordu.

Emre elime buruşturulmuş 600 lira sıkıştırdı.

—Bununla birkaç gün idare et. Birileri seni bulur… sosyal hizmetler, polis… kim olursa. Ama ben artık geri gelemem.

—Ben senin babanım — dedim. Ve bu üç kelime, hayatımın tamamından daha ağır geldi.

Araca geri bindi.

—Elif gider yoksa. Benim de yaşama hakkım var.

Araba, ben dokunamadan uzaklaştı. Koşmaya çalıştım ama dizlerim çözüldü. Çöp ve pisliğin arasında dizlerimin üzerine yığıldım.

Minibüs toz bulutunun içinde kayboldu. O an anladım: oğlum beni muayeneye değil, yokluğa bırakmıştı.

Ve en kötüsü daha yeni başlıyordu.

BÖLÜM 2

Çöplerin arasında amaçsızca yürüdüm. 600 lirayı Beatriz’in eliymiş gibi sıkı sıkı tutuyordum. Bazen olanları çok net hatırlıyor, göğsüm parçalanıyordu; bazen ise Emre’nin sadece ilaç almaya gidip birazdan döneceğine inanıyordum. Hastalığımın acı tarafı buydu: her şeyi unutturuyordu ama acıyı unutturmuyordu.

Utanç hissediyordum. Kokumdan, titreyen ellerimden, camiye gider gibi giyinmiş hâlimden utanç… Kirli bebek bezleri, kırık şişeler ve sineklerin ortasında bir yabancı gibi duruyordum. Bir köpek yaklaştı, kokladı ve sonra uzaklaştı; sanki o bile benim ne kadar terk edilmiş olduğumu anlamıştı.

Saatler geçti. Güneş yükseldi. Susadım. Eski bir lastiğin üzerine oturdum ve kendi kendime konuşmaya başladım. Ayşe’den özür diliyordum; çünkü oğlu ona verdiği sözü tutmamıştı. Emre’den özür diliyordum; çünkü hastalığım onu da parça parça etmişti. Parça parça hatırlıyordum: geceleri bağırdığımı, onu tanımadan vurduğumu, yatağı ıslattığımı… Elif’in bir kapının arkasında ağlayıp “Bu evde ilaç ve bez kokusu varken çocuk yapamam” dediğini…

Ama hiçbir şey, yaşlı ve hasta bir adamı belediye çöplüğüne bırakmayı haklı çıkaramazdı.

Akşamüstü iki çöp toplayıcı beni buldu. Biri İlyas, diğeri Murat’tı. İlyas omzunda çuval taşıyordu, Murat’ın başında eski bir şapka vardı. Dikkatlice yaklaştılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir