Kızım Doğa'yı iki yıl önce, henüz on bir yaşındayken toprağa verdim. İnsanlar acının zamanla hafiflediğini söylerler ama bu koca bir yalan; acı sadece sessizce taşıdığınız ağır bir yüke dönüşüyor.
Kocam Tarık cenaze, hastane ve bitmek bilmeyen evrak işlerini hallederken ben zar zor ayakta duruyordum. Başka çocuğumuz yoktu ve bir evlat daha kaybetme fikrine asla dayanamazdım.
Geçen perşembe sabahı ev telefonu çaldı. Arayan kızımın eski okulunun müdürüydü. Çekinerek, "Rahatsız ettiğim için özür dilerim ama odamda annesini aramak isteyen küçük bir kız var ve bize sizin adınızı verdi," dedi.
"Yanlış numarayı aradınız," dedim hemen. "Benim kızım iki yıl önce vefat etti."
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Müdür, "Adının Doğa olduğunu söylüyor," diye devam etti. "Üstelik sistemimizde hala kayıtlı olan fotoğrafına da inanılmaz derecede benziyor."
Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi çarpmaya başladı. "Bu imkansız," dedim. Ancak müdür çok üzgün olduğunu söyleyerek onunla konuşmam için ısrar etti. Ben daha reddedemeden telefondan bir hışırtı geldi ve ardından incecik bir ses duyuldu:
"Anneciğim? Anne, lütfen gelip beni al."
Telefon ellerimden kayıp düştü. Sadece ona benzemiyordu; bu kesinlikle benim ölen kızımın sesiydi! O sırada elinde kahveyle odaya giren eşim Tarık yüzümün halini gördü. Ne olduğunu sorunca titreyerek, "Doğa... Doğa okuldaymış," diye fısıldadım.
Bana aklımı kaçırdığımı söylemesini beklerken Tarık'ın yüzü bembeyaz oldu. Panikle telefonu kapatıp, "Bu bir dolandırıcılık! Yapay zekayla sesini kopyalamışlar, sakın gitme!" diyerek kapının önüne geçti ve bana engel olmaya çalıştı.
"Ne diyorsun sen Tarık!" diye bağırdım. "O öldü! Eğer bu gerçekten bir hayalet değilse, sen bir hayaletten neden bu kadar korkuyorsun?"
Onu itip evden fırladım ve çılgınlar gibi arabayı sürerek okula ulaştım. Koşarak müdürün odasına gittim. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım ve içeri adımımı attım.
Müdürün odasına girdiğimde, zaman benim için tamamen durdu. Deri koltukta, ayakları yere zar zor değen, üzerinde solmuş mavi bir hırka ve kirli bir kot pantolon olan küçük bir kız oturuyordu. Başını dizlerine gömmüştü. Kapının hızla açılma sesini duyduğunda yavaşça başını kaldırdı.
Ela gözleri, sol yanağındaki o minik gamze, korkuyla titreyen alt dudağı... Bu bir benzerlik değildi. Bu bir yapay zeka oyunu ya da acımasız bir şaka değildi.
Karşımda duran, iki yıl önce toprağa verdiğimi sandığım, uğruna her gün gözyaşı döktüğüm kızım Doğa'ydı!
"Anne?" dedi fısıltıdan hallice bir sesle.
Dizlerimin bağı çözüldü, oracıkta yere kapaklandım. Ellerimi ona doğru uzattım ama dokunmaya korkuyordum. Gerçek olamayacak kadar imkansız bir rüyanın içinde uyanmayı bekliyordum. Ama o, koltuktan inip koşarak boynuma sarıldığında, küçük ellerinin sıcaklığını ve o çok iyi bildiğim vanilya kokusunu hissettiğimde acı bir çığlık attım. Hayattaydı. Nefes alıyordu. Benim kızım gerçekten yaşıyordu!
"Doğa'm... Bebeğim..." diyerek onu göğsüme bastırdım. Dakikalarca ikimiz de hıçkırıklara boğulduk. Müdür şok içinde bize bakıyor, ne yapacağını bilemez halde masasının arkasında dikiliyordu Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz