Kızım Doğa’yı iki yıl önce

Biraz sakinleştiğimde, titreyen ellerimle yüzünü avuçladım. "Nasıl olur? Sen... İki yıl önce hastanede... Baban bana senin kalbinin durduğunu, doktorların hiçbir şey yapamadığını söyledi. Seni toprağa verdik biz! O mezarda kim var Doğa?"

 

Doğa'nın gözlerinden yaşlar süzülürken korkuyla kapıya doğru baktı. "Babam..." dedi titreyerek. "Babam bana senin öldüğünü söyledi anne. İki yıl boyunca beni o karanlık evde, o kadının yanında tuttu. Senin bir trafik kazasında öldüğünü, beni de kimsenin istemediğini, eğer oradan çıkarsam beni yetimhaneye vereceklerini söyledi."

 

Duyduklarım beynimde balyoz etkisi yaratıyordu. Kocam, hayat arkadaşım Tarık, kendi öz kızına annesinin öldüğünü söyleyip onu iki yıl boyunca bir eve mi kapatmıştı?

 

"Hangi kadın? Hangi ev?" diye sordum nefes nefese.

 

"Babamın diğer eşi... Ayla teyze," dedi Doğa, gözlerini kaçırarak. "Dağ evinde... Şehirden çok uzakta bir yerdeydik. Babam haftada bir kez gelip yiyecek getiriyordu. Ayla teyze beni hep odada kilitli tutuyordu. Ama dün gece kapıyı kilitlemeyi unuttu. Ben de pencereden kaçtım. Sabaha kadar ormanda yürüdüm, sonra anayola çıkıp bir kamyonetin arkasına saklandım. Şehre gelince de sadece eski okulumu hatırlayabildim."

 

Aklımı kaçıracak gibiydim. Tarık, iki yıl önce Doğa hastanede ağır bir enfeksiyon geçirirken bütün işlemleri tek başına devralmıştı. Benim yoğun bakıma girmeme izin verilmemişti. Bir gece sabaha karşı yanıma gelip Doğa'nın öldüğünü söylemiş, beni sakinleştiricilerle ayakta tutmuştu. Kapalı tabutla yapılan o hızlı cenaze töreni... Otopsi istememesi... Benim acıdan uyuşmuş halimi fırsat bilip tüm evrakları kendi hazırlaması... Hepsi kan dondurucu bir planın parçasıydı.

 

Neden? Neden böyle bir canavarlık yapmıştı?

 

O sırada odanın kapısı şiddetle açıldı. Nefes nefese kalmış, gözleri dönmüş bir halde Tarık içeri girdi. Bizi birbirimize sarılmış halde gördüğünde yüzündeki o sahte endişe maskesi düştü, yerine köşeye sıkışmış vahşi bir hayvanın ifadesi yerleşti.

 

"Onu bırak!" diye bağırdı bana doğru adım atarak. "O senin kızın değil, aklını kaçırıyorsun! O sadece bir dolandırıcı!"

 

Ayağa fırladım, Doğa'yı arkama alarak bedenimi ona siper ettim. "Bana yalan söyleme!" diye haykırdım, sesim müdürün odasında bomba gibi yankılandı. "Her şeyi biliyorum! Ayla'yı, dağ evini, bana oynadığın o iğrenç oyunu! Kendi kızına annesinin öldüğünü söyleyecek kadar ne istedin ondan?"

 

Tarık'ın yüzü seğirmeye başladı. "Anlamıyorsun..." diye mırıldandı. "Büyük bir borcun içindeydim. Tefeciler peşimdeydi, evimizi, her şeyimizi alacaklardı. Doğa'nın o yüksek teminatlı hayat sigortası... Eğer o ölürse alacağımız milyonlarca liralık tazminat tek kurtuluş yolumuzdu!"

 

Müdür duydukları karşısında dehşete kapılmış, çoktan polisleri aramak için telefonuna sarılmıştı bile.

 

"Para için..." diye fısıldadım, midem bulanarak. "Kendi kızını diri diri mezara gömdün, bana iki yıl boyunca cehennemi yaşattın, sadece para için mi?"

 

Tarık üzerime doğru atılmaya çalıştı ama o sırada müdürün çağırdığı okulun güvenlik görevlileri içeri daldı. Tarık'ı kollarından yakalayıp yere yatırdılar. O debelenip bağırırken, ben sadece arkamda titreyen kızıma sarıldım. Kulaklarımı onun o aciz çığlıklarına tıkadım.

 

Dışarıdan yaklaşan polis sirenleri, iki yıldır süren kabusumun bitişini ve Tarık'ın başlayacak olan cehennemini müjdeliyordu. Ben ise hayattaki tek mucizeme, iki yıl sonra ölümden dönen kızıma sımsıkı sarılmış, bir daha asla bırakmamaya yemin ediyordum. O boş mezarda ne yattığını bilmiyordum ama benim dünyam artık kollarımın arasındaydı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir