
Evi pembe kurdelelerle süsleyip, ona içinde ilk ultrason fotoğrafımızın olduğu pembe bir kutu verdiğimde vereceği tepkiyi heyecanla bekliyordum. Ancak o sevinmek yerine masaya yumruğunu şiddetle vurarak, "Senin için yaptığım onca şeyden sonra bana bir kız mı veriyorsun? Benim bir kıza ihtiyacım yok, ben sadece bir oğlan istedim! Senin yumurtaların yüzünden bu evliliği mahvettin!" diyerek eşyalarını topladı ve beni o gün terk etti. Birkaç ay sonra kızım Meryem doğdu ve Murat aradan geçen yıllar boyunca bizi bir kez bile arayıp sormadı.
Bugün Meryem ile süpermarkete gittiğimizde, girişte büyük bir kargaşa koptuğunu gördük. Bir adam, yere düşürüp kırdığı kavanoz yüzünden çalışanlara avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Oraya doğru baktığımda dondum kaldım. Bu Murat'tı! Hayat ona hiç iyi davranmamış, o eski halinden eser kalmamış gibi çökük görünüyordu.
Bizi fark edip yanımıza yaklaştı ve yüzündeki o küstah, iğrenç sırıtışla, "Demek sen ve şu... kızın. Sizi terk ettiğime zerre kadar pişman değilim," dedi.
Ona cevap vermeme bile fırsat kalmadı. Çünkü o an küçücük kızım Meryem'in yapacağı o akılalmaz hamle, Murat'ın yüzündeki o pis sırıtışı anında silip atacak ve ona hayatının en büyük dersini verecekti.
Benim donup kaldığım, kelimelerin boğazıma dizildiği o saniyede, yedi yaşındaki kızım Meryem elimi yavaşça bıraktı. Üzerindeki o cıvıl cıvıl pembe elbisesi ve sırtından dökülen örgülü saçlarıyla, kendisinden yaşça ve cüssece çok büyük olan o adamın karşısına geçip dimdik durdu. Gözlerinde ne bir korku ne de bir çekingenlik vardı; sadece ona acıyan, tertemiz bir bakış fırlattı.
Meryem, omzuna astığı o küçük, pullu çocuk cüzdanının fermuarını ağır ağır çekti. İçinden, bayramlarda ve harçlıklarından özenle biriktirdiği bir iki yüz liralık banknotu çıkardı. Ardından arkasını dönüp, Murat'ın az önce avazı çıktığı kadar bağırarak aşağıladığı, kırık cam parçalarını temizlemeye çalışan market çalışanına ve müdüre doğru yürüdü.
"Amca," dedi o incecik, melek gibi ama bir o kadar da salondaki herkesin duyabileceği kadar net olan sesiyle. Parayı müdürün eline usulca uzattı. "Lütfen bu parayı o kırılan kavanoz için alın. Annem bana hep, 'Cebinde parası olmayan, kalbi fakir ve kimsesiz insanlara her zaman yardım etmeliyiz' der. Belli ki bu amcanın o küçük kavanozun parasını ödeyecek gücü de yok, ona nasıl kibar olunacağını öğretecek bir ailesi de yok."
Marketin girişindeki o gürültülü uğultu aniden bıçak gibi kesildi. Kasiyerler, sıradaki müşteriler ve yerleri temizleyen görevliler donup kaldılar. Market müdürü, eline tutuşturulan o paraya, sonra da yedi yaşındaki bir çocuğun ağzından dökülen o devasa kelimelere inanamayarak bakakaldı . Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz