Baba ben senin oğlunum yaşıyorum!

Şiddetli yağmur, mezarlığın taş yollarını döverken siyah Mercedes ağır ağır kapının önünde durdu. Adam araçtan indiğinde yüzünde altı aydır silinmeyen o ifade vardı: donukluk, kayıp ve pişmanlık… O günden beri hayat onun için durmuştu. Oğlu öldüğünde, aslında kendisi de onunla birlikte gömülmüştü.

Mezar taşına doğru birkaç adım attı. Yağmur ceketinin yakasından içeri süzülürken, kalbindeki ağırlık her adımda biraz daha artıyordu. Tam başını eğip mezara bakacağı sırada arkasından gelen o sesle olduğu yerde dondu.

“Baba… ben senin oğlunum. Yaşıyorum.”

Ses titriyordu ama nett i. Adam yavaşça arkasını döndü. Karşısında duran, üstü başı sırılsıklam, yüzü solgun evsiz bir çocuktu. İlk anda bir tesadüf sandı. Sonra gözler… O gözler. Unutamadığı, her gece rüyalarında gördüğü o bakışlar…

Kalbi hızla çarpmaya başladı. Nefesi kesildi. Gerçekle yüzleştiği an, içini tarif edilemez bir korku kapladı. Altı aydır inandığı her şey, tuttuğu her yas, döktüğü her gözyaşı bir anda anlamını yitiriyordu.

Bu çocuk kimdi? Gerçekten mümkün müydü? Yoksa acının ona oynadığı son oyun muydu?

Yağmur daha da şiddetlenirken, mezarlıkta zaman adeta durdu. Ve bu karşılaşma, iki hayatın da kaderini sonsuza dek değiştirecek sırların kapısını aralıyordu…

Haberin devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz…

Sayfalar: 1 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir