Ellerim titriyor şu an Bunu yazarken midem bulanıyor.

“Oldu” dedi.

“Nasıl hissediyorsun?”

“İyi” dedim.

“Çok iyi.”

Gülümsedi.

Öyle bir gülümseme ki… Şimdi düşündükçe midem bulanıyor.

O geceden sonra her Cuma tekrarladı.

Her seferinde aynı ritüel:

Sıcak banyo.

Lavanta kokusu.

Yumuşak müzik.

Sonra yatak.

Sonra elleri.

Sonra o “çıt” sesi.

Ve ben her seferinde “ne kadar şanslıyım” diye düşündüm.


Kayınvalidem Hacer Hanım da bu işe çok destek oluyordu.

Aslında fazlasıyla destek oluyordu.

Her Cuma gecesi kapıyı çalmadan odamıza girerdi.

Elinde mutlaka bir şey olurdu.

Bazen kemik suyu çorbası.

Bazen hurmalı süt.

Bazen şifalı bitki çayı.

“İç kızım” derdi.

“Kemiklerin güçlensin.”

Ve her seferinde gözleri benim kalça bölgeme kayardı.

Dikkatle bakardı.

Sonra memnun bir şekilde başını sallardı.

“Maşallah” derdi.

“Kalçaların güzelce açılmış.”

“Böyle devam edin.”

“İnşallah yakında torun müjdesi alırız.”

Ben utanırdım.

Yüzüm kızarırdı.

Ama Kerem gülümserdi.

Öyle bir tatmin ifadesiyle gülümserdi ki…

O gülümsemenin anlamını yedi yıl sonra öğrenecektim.


Hacer Hanım’ın bazı davranışları beni rahatsız etse de hiç sesimi çıkarmadım.

Çünkü Türk gelini olmak buydu.

Kayınvalidene saygı göstereceksin.

Kocana güveneceksin.

Aile büyüklerinin sözünden çıkmayacaksın.

Ben de çıkmadım.

Yedi yıl boyunca.

Her Cuma gecesi aynı ritüeli yaşadım.

Ve her Cuma gecesi kendimi dünyanın en şanslı kadını sandım.

Ta ki o gece gelene kadar.


Cumartesi günüydü.

Üniversiteden eski sınıf arkadaşlarımla buluşma vardı.

İstanbul Boğazı’na bakan bir restoranda.

Kerem beni arabayla kapıya kadar bıraktı.

Ceketimin yakasını düzeltti.

Alnımdan öptü.

“Çok geç kalma, gelip alırım seni.”

“Tamam canım.”

Yanağından öptüm.

İçeri girdim.


Restoran çok kalabalıktı.

Eski arkadaşlar sarılıyor, çığlık atıyor, kahkaha atıyordu.

Ve orada gördüm onu.

Selin.

Üniversitenin en yakın arkadaşım.

Şimdi İstanbul’un en büyük hastanesinde ortopedi bölümünün başkan yardımcısı.

Türkiye’nin en genç ortopedi uzmanlarından biri.

“Elif!”

Beni görünce koşarak geldi.

Sımsıkı sarıldı.

“Seni özledim be!”

“Ben de” dedim.

“Evlendikten sonra kaybolmuşsun!”

“Biliyorum, Kerem’le çok meşgulüz.”

Masaya oturduk.

Rakılar açıldı.

Mezeler geldi.

Herkes birbirinin hayatını anlatıyordu.

Kocalar, çocuklar, kariyer.

Sıra bana geldi.

“Elif, anlat bakalım! Kerem nasıl?”

“Kerem harika” dedim.

“Herkesin hayalindeki koca.”

Gülüyordum.

Gerçekten gülüyordum.

“Hatta biliyor musunuz” dedim, seslerin arasından.

“Kerem kemik düzeltme bile biliyor.”

Masadakiler şaşırdı.

“Ne?”

“Evet! Kalça kemiklerim hafif kaymış diye her Cuma gecesi bana düzeltme yapıyor.”

Gururla anlattım.

Banyoyu nasıl hazırladığını.

Beni yatağa nasıl yatırdığını.

Ellerini nereye koyduğunu.

Nasıl yavaşça bastırdığını.

O “çıt” sesini.

“Yedi yıldır yapıyor” dedim.

“Belim artık hiç ağrımıyor.”

“Muhteşem bir adam.”

Masadakiler hayranlıkla bağırdı:

“Allah, ne koca!”

“Ben böyle adam bulsam başımın üstüne koyarım!”

“Elif çok şanslısın ya!”

Herkes beni kıskanıyordu.

Ben de mutluluktan uçuyordum.

Ama Selin…

Selin hiç gülmüyordu.

Yüzündeki renk saniye saniye çekiliyordu.

Çatalı masanın üstünde durdu.

Gözlerini kısarak bana baktı.

“Elif.”

Sesi değişmişti.

Tamamen değişmişti.

“Ne oldu?” dedim.

“Bana tam olarak anlat.”

“Ellerini nereye koyuyor?”

“Nasıl bir kuvvet uyguluyor?”

“O ses tam olarak nereden geliyor?”

İçimde bir şey buz gibi oldu.

Bilmiyorum neden.

Ama Selin’in o bakışı…

O bakış bir doktorun bakışıydı.

Bir arkadaşın bakışı değil.

“Belime ve kalça kemiğimin üstüne” dedim.

“Kuvvet hafif.”

“Ses… kalçamın ortasından geliyor galiba.”

Selin’in yüzü bembeyaz oldu.

Dudakları titredi.

Elindeki çatal yere düştü.

Çınnn.

Herkes döndü baktı.

Ama Selin sadece bana bakıyordu.

Ve o bakışta hem korku vardı.

Hem acıma.

Hem de öfke.

Birden ayağa kalktı.

Bileğimi tuttu.

Eli buz gibiydi.

Ve titriyordu.

“Benimle gel” dedi.

“Şimdi.”

Beni masadan kaldırdı.

Restoranın tuvaletine doğru sürükledi.

Arkamızdan “ne oluyor?” sesleri geliyordu ama Selin duymadı bile.

Tuvalete girdik.

Kapıyı kilitledi.

Bana döndü.

Ve yüzündeki ifade…

Hayatım boyunca unutamayacağım o ifade…

“Elif” dedi.

Sesi titriyordu.

“Kalça kemiklerinin kayması diye bir şey…”

“O şekilde düzeltilmez.”

“Hiçbir fizyoterapist, hiçbir ortopedist, hiçbir doktor…”

“O anlattığın hareketi yapmaz.”

Dünya durdu.

“Ne… ne demek istiyorsun?” dedim.

Sesim çıkmıyordu.

“Elif, dinle beni.”

Selin omuzlarımdan tuttu.

“O anlattığın pozisyon, o el yerleşimi, o baskı…”

“Bunlar kemik düzeltme değil.”

Nefesim kesildi.

“O zaman ne?” diye fısıldadım.

Selin gözlerinin içine baktı.

Ve söylediği cümle beni duvara yapıştırdı.

Bacaklarım kesildi.

Yere çöktüm.

Selin’in sözleri kulaklarımda çınlıyordu.

“Elif, kocan sana kemik düzeltme yapmıyor.”

“O hareketler… kalça kemiklerini genişletme hareketleri.”

“Doğum öncesi hazırlık tekniği.”

“Yani kocan yedi yıldır senin bedenini hamilelık için hazırlıyor.”

“Ve sen farkında bile değilsin.”

Tuvaletin soğuk fayanslarının üstüne çökmüştüm.

Dizlerimi göğsüme çektim.

Titriyordum.

“Bu… bu mümkün değil” dedim.

“Kerem öyle biri değil.”

“O beni seviyor.”

Selin yere çömeldi karşıma.

Ellerimi tuttu.

“Elif, ben bu alanda on yıldır çalışıyorum.”

“Anlattığın her detayı biliyorum.”

“El pozisyonu, baskı noktası, o çıt sesi…”

“Bunlar sakroiliak eklemi zorlamak için yapılıyor.”

“Yani pelvik kemiklerini açmak için.”

“Ve bunu haftada bir, yedi yıl boyunca yaparsan…”

Durdu.

Yüzünü çevirdi.

Sanki söyleyeceği şey onu da hasta ediyordu.

“Ne olur?” diye bağırdım.

“Söyle!”

“Pelvik taban kasların zayıflar.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir