Kızım, mezuniyet töreninde beni değil,

Nihat Bey mektubu ellerinin arasında tuttu ve ilk satırı okumaya başladı.

“Sevgili eşim…”

Daha iki kelimeyi duyar duymaz nefesim kesildi.

Bu, eşimin bana yıllar önce yazdığı bir mektuptu.

Ama neden Nihat Bey’deydi?

Neden bunca yıl saklamıştı?

Ve en önemlisi, neden Beren’in mezuniyet gününü beklemişti?

Nihat Bey okumaya devam etti.

“Eğer bu mektubu okuyorsan, kızımız artık büyümüş demektir. Ona her şeyi anlatmak için çok geç kaldığımı biliyorum. Ama bazı gerçeklerin ortaya çıkması için doğru zamanı beklemek zorundayım.”

Stadyumda kimse konuşmuyordu.

Ben ise gözlerimi Beren’den ayıramıyordum.

Kızımın yüzünde korku değil, tuhaf bir sakinlik vardı.

Sanki bütün bunları zaten biliyordu.

Nihat Bey bir an durdu.

Sonra devam etti.

“Öncelikle sana bir özür borçluyum. Beren’in doğumundan sonra sana söyleyemediğim bir şey var. Hastanede doğumdan hemen önce doktorlar bana kötü bir haber verdi. Yaşama ihtimalimin çok düşük olduğunu biliyordum.”

Gözlerim doldu.

Eşimin ölümünün üzerinden yıllar geçmişti.

Ben onun doğum sırasında her şeyin aniden kötüleştiğini sanıyordum.

Ama mektup başka bir şey söylüyordu.

“Beren doğduktan sonra onu göremeyeceğimi düşündüm. Bu yüzden Nihat Bey’den bir iyilik istedim.”

Başımı kaldırıp Nihat Bey’e baktım.

O da gözlerini yere indirdi.

“Onu okulda bulduğunuzda, kızımızın babasına söylemediği bazı şeyleri size anlatmasını istedim. Çünkü bazı gerçekleri ben anlatamazsam, bir gün onun anlatmasını isteyecektim.”

Kalabalığın arasından hafif bir şaşkınlık sesi yükseldi.

Nihat Bey devam etti.

“Beren’in babası iyi bir adamdır. Kızımızı tek başına büyütecek kadar güçlüdür. Ama onun bir gün kendisini yetersiz hissedeceğinden korkuyorum. Çünkü ben yokken, bütün yükü omuzlarında taşıyacak.”

Gözyaşlarımı artık tutamıyordum.

Mektubun devamında eşim, yıllar boyunca benim fark etmediğim bir şeyi anlatıyordu.

Nihat Bey’in aslında sadece okulun hademesi olmadığını öğrenmiştim.

Eşim, gençliğinden beri onun ailesini tanıyordu.

Nihat Bey, eşimin babasının eski bir arkadaşıydı.

Ama asıl şaşırtıcı olan bundan sonra yazıyordu.

“Beren büyüdükçe onu uzaktan izlemeni istedim. Ona babasının nasıl mücadele ettiğini anlat. Ama bunu benim adımı kullanarak yapma. Bırak, kendi gözleriyle görsün.”

Nihat Bey başını kaldırıp bana baktı.

“Beren yıllardır sizi benden gizlice dinledi,” dedi.

Şaşkınlıkla kızımı izledim.

Beren sonunda gözyaşlarını sildi.

“Baba,” dedi, “ben seni hiçbir zaman küçümsemedim.”

Sesi titriyordu.

“Tam tersine, sana hayran olduğum için bunu yaptım.”

Yanıma doğru bir adım attı.

“Çocukken annemin nasıl biri olduğunu çok merak ediyordum. Onunla ilgili çok az şey biliyordum. Nihat amca bana annemin sana bıraktığı mektuptan söz etti.”

“Peki neden bana söylemedin?” diye sordum.

Beren gözlerini yere indirdi.

“Çünkü mektupta annemin bir isteği daha vardı.”

Nihat Bey tekrar mektuba baktı.

“Beren mezun olduğunda, onu babasının kolundan değil, benim kolumdan yürüt,” diye yazmış.

Stadyumda yeniden sessizlik oldu

Beren devam etti:

“Annem, babamın yıllarca kendisini yalnız hissettiğini biliyormuş. Bütün hayatını benim için feda ettiğini biliyormuş. Bir gün seni herkesin önünde gururlandırmamı istemiş.”

Boğazım düğümlendi.

“Beni neden bu kadar korkuttun?” diyebildim.

Beren ağlayarak gülümsedi.

“Çünkü seni şaşırtmak istedim.”

Sonra Nihat Bey mektubun son sayfasını çevirdi.

“Ve şimdi son kısmını okumam gerekiyor,” dedi.

Herkes yeniden ona döndü.

“Sevgili eşim… Eğer bir gün kızımız seni mezuniyet töreninde yanında yürütmek yerine başka birini seçerse, lütfen bunu kendine hakaret olarak görme.”

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

Nihat Bey devam etti:

“Çünkü o gün yanında benim olmamı istemesinin sebebi, senin yıllardır onun için yaptıklarını herkesin önünde açıklamak olacak.”

Gözlerimi kapattım.

Mektubun son satırına geldiğinde Nihat Bey’in sesi titredi.

“Beren’e söyle: Babası onun hayatındaki en büyük kahramandır. Ben yanında olamayacağım için üzülmüyorum. Çünkü onun yanında sen varsın.”

Nihat Bey mektubu kapattı.

Stadyum birkaç saniye boyunca tamamen sessiz kaldı.

Sonra Beren sahneden indi ve bana doğru koştu.

Bana sarıldığında yıllardır içimde taşıdığım bütün kırgınlıklar bir anda eridi.

Kulağıma,

“Mezuniyet törenimde seni seçmedim sanmıştın,” diye fısıldadı.

“Meğer seni hayatımın en önemli yerine koymuşum.”

Ben de ona sarıldım.

“Bana bir daha böyle sürpriz yapma,” dedim, ağlayarak gülümsemeye çalıştım.

Beren güldü.

“Tamam baba.”

O gün eve dönerken arabada uzun süre konuşmadık.

Arka koltukta ise annesinin mektubu duruyordu.

Yıllarca kendime verdiğim sözün aslında gerçekleştiğini o gece anladım.

Beren annesini kaybetmişti.

Ama annesinin sevgisini de, babasının fedakârlığını da hiçbir zaman kaybetmemişti.

Ben ise yıllarca kızımı tek başıma büyüttüğümü sanmıştım.

Meğer onun annesi, ölümünden sonra bile bizi bir arada tutacak son bir yol bırakmış.

Ve o gün öğrendiğim en büyük gerçek şuydu:

Bazen bir insanın sizi seçmediğini sandığınız an, aslında hayatının en önemli yerine sizi koyduğu andır.

Beren’in mezuniyet fotoğrafında artık yalnızca iki kişi vardı.

Beren ve Nihat Bey önde duruyordu.

Ama fotoğrafın arka tarafında, gururdan ağlayan bir baba vardı.

Ve kızım yıllar sonra o fotoğrafın arkasına tek bir cümle yazdı:

“Babam, annemin bana bıraktığı en güzel emanetti.”

Sayfalar: 1 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir