“Onu doğumdan sonra başka bir şehre götürdüler. Bana Adapazarı’nda bir akrabanın yanında dediler. Sonra mektupları kesildi. Ben aradım. Kapılara gittim. Suna beni eve almadı. Murat beni tehdit etti. Sonunda beni buraya getirdiler.”
Hemşire Nesrin araya girdi.
“Hanımefendi yıllarca aynı şeyi anlattı. Kayıtlara ‘takıntılı sanrı’ diye yazdırmışlar. Ama hiçbir zaman teşhis raporu doğru düzgün yoktu.”
Suna’ya baktım.
“Sen beni her hafta buraya getirebilirdin.”
Sustum.
Sonra düzelttim.
“Hayır. Beni buraya hiç getirmedin. Çünkü onun konuşmasından korktun.”
Suna başını eğdi.
“Beni de tehdit etti,” dedi fısıltıyla.
Murat ona döndü.
“Suna.”
Kadın irkildi.
O an gördüm.
Yıllardır evde adı konmayan korkunun kaynağı oydu.
Sadece Bahar’ın değil.
Suna’nın da.
Belki bütün aile onun öfkesinin etrafında şekillenmişti.
Ama bu, yaptıklarını temizlemiyordu.
“Polise gideceğim,” dedim.
Murat güldü.
“On sekiz yıl geçmiş. Elinde bir yaşlı kadının hikâyesi ve eski bir mektup var. Kim inanacak sana?”
Mektubu kaldırdım.
“Ben inanıyorum.”
Sonra Suna’ya baktım.
“Sen de konuşacaksın.”
Kadın sanki yere gömüldü.
“Ben yapamam.”
“O zaman bir kez daha kızını değil, onu seçeceksin.”
Bu cümle onu vurdu.
Suna ağlamaya başladı.
Ama bu kez önceki gibi kendine acıyan bir ağlama değildi.
İçinden yıllardır bastırdığı bir şey kopuyordu.
“Bahar doğurduktan sonra ölmedi,” dedi sonunda.
Murat bağırdı.
“Suna!”
“Sus!” diye haykırdı kadın.
Onu ilk kez böyle gördüm.
“Yıllarca sustum. Annemi susturdum. Kızımı susturdum. Bu çocuğun hayatını yalanla doldurdum. Artık susamam.”
Avludaki herkes durmuştu.
Nesrin hemşire kapının yanında bekliyor, gerektiğinde güvenliği çağırmaya hazır görünüyordu.
Suna bana döndü.
“Bahar doğumdan sonra kaçtı. Daha doğrusu kaçmaya çalıştı. Bir gece annene… yani Neriman’a ulaşmak istedi. Ama Murat yakaladı. Ben gördüm.”
“Ne gördün?”
Suna’nın sesi kısıldı.
“Onu arabaya bindirdi. ‘Tedaviye götürüyorum’ dedi. Sonra Bahar bir daha eve dönmedi.”
Başım döndü.
“Yaşıyor mu?”
“Bilmiyorum.”
Bu iki kelime içimde bir çukur açtı.
O gün huzurevinden doğrudan karakola gittik.
Ben.
Neriman.
Nesrin hemşire.
Ve en sonunda, titreyerek de olsa Suna.
Murat gelmedi.
Avukatını aramıştı.
Ama artık mesele aile sırrı değildi.
Kayıp bir genç kız vardı.
Sahte sağlık raporları vardı.
Huzurevine usulsüz şekilde yerleştirilmiş bir tanık vardı.
Ve çocuk yaşta doğum yapmış bir kızın mektubu vardı.
İlk günler polis de eski bir aile meselesi gibi yaklaştı.
“Yıllar geçmiş.”
“Belgeler eksik.”
“Kadın kendi isteğiyle gitmiş olabilir.”
Ama Neriman’ın sakladığı kutu sadece o mektupla bitmiyordu.
Huzurevindeki odasında, yastığının iç astarına dikilmiş küçük bir poşet vardı.
İçinde Bahar’ın hastane bilekliği.
Eski bir doğum kaydı fotokopisi.
Ve Murat’ın bir kliniğe yaptığı ödemeyi gösteren makbuz.
Klinik kapanmıştı.
Ama arşivleri bir depoda bulunabildi.
Aylar sürdü.
Ben her gün başka bir gerçekle uyandım.
Bazen Suna konuştu.
Bazen sustu.
Bazen annem dediğim kadına acıdım.
Sonra Bahar’ı düşündüm ve acım yerini öfkeye bıraktı.
Murat ise her şeyi inkâr etti.
“Bahar sorunlu bir kızdı.”
“Evden kaçtı.”
“Ben aileyi korudum.”
“Ailem bana iftira atıyor.”
Ama eski şoförlerden biri bulundu.
Murat’ın yıllar önce genç bir kızı gece yarısı şehir dışındaki bir kliniğe götürdüğünü hatırlıyordu.
“Çok ağlıyordu,” dedi adam. “Ben karışmadım. Keşke karışsaydım.”
Keşke.
Bu kelime dosyanın içinde çok geçti.