Terk edilmişlik konusunda doktora yapmış sayılırdı.
“Gençler bir gittiler mi, dönmezler.”
“Benimki döner,” dedim.
Çünkü o sözü bırakırsam, içimde hiçbir şey kalmıyordu.
Ve kızımın benden alacağı son şey, beni hayatta tutan o tek söz olmayacaktı.
Aylar geçti.
Bir.
Üç.
Altı.
On iki.
Her gece duvardaki takvimi çiziyordum.
Her sabah kendime, “Daha az kaldı,” diyordum.
Sonunda o gün geldi.
Torunumun on sekizinci yaş günü.
12 Eylül.
Sabah güneş öyle güzel açtı ki, sanki bana inat doğmuş gibiydi.
Kahvaltıdan önce kalktım.
En güzel bluzumu giydim.
Açık mavi olanı.
Elif dört yaşındayken “Babaanne sen gökyüzü gibisin,” dediği o blüzü.
Saçımı düzelttim, becerebildiğim kadar.
Girişin yanındaki tahta banka oturdum.
Kahvaltıyı kaçırdım.
Umurumda değildi.
Hemşireler benden bir sandalye uzakta birbirleriyle bakışıyorlardı.
O üzgün gülümsemeyle.
Kabul etmek istemediğin bir şeyi onların önceden bildiği o gülümseme.
“Belki öğleden sonra gelir Sevim Hanım…”
“Belki.”
“Gelmeyecek” demenin kibar şekli.
Ama yerimden kıpırdamadım.
Yemek odasına gitmedim.
Odama çıkmadım.
Gözümü bir an bile kapatmadım.
Çünkü kalkarsam, kızımın benden herkesi aldığını kabul etmiş olacaktım.
O sandalyeyi terk edersem, geri döneceğine söz veren tek kişiye ihanet etmiş olacaktım.
Saatler geçti.
Öğle ezanı okundu.
İkindi geldi.
Güneş alçaldı.
Giriş yavaş yavaş boşaldı.
Ziyaretçiler tek tek gitti.
Önce bir oğul, anneye sarılıp arabasına bindi.
Sonra bir kız, babasının yanağını öptü, “Haftaya gelirim baba,” dedi.
Babası gülümsedi.
Ben içimden geçirdim: bu kız da gelmeyecek.
Hatice Teyze yanıma oturdu bir ara.
Hiçbir şey demedi.
Sadece elimi tuttu.
Onun eli benimkinden daha soğuktu.
“Sevim’ciğim, hadi içeri girelim,” dedi en sonunda.
“Akşam yemeği başlıyor.”
Başımı iki yana salladım.
“O söz verdi.”
“Verdi tabii canım. Verdi.”
Ses tonu beni kızımın imzasından daha çok yaraladı.
Akşam ezanı okundu.
Cami minaresinden gelen o ses, her zaman içime huzur verirdi.
O gün vermedi.
O gün her hece kalbime bir çivi gibi indi.
Hava karardı.
Sokak lambaları yandı.
Ben hâlâ o bankta oturuyordum.
Yarısı uyuşmuş bacaklarımla.
Bluzumun mavisi solmuştu sanki.
Hatice Teyze ısrarla kolumdan çekiyordu artık.
“Sevim, kendine kıyma. Olmadıysa olmadı. Beni dinle.”
“Söz verdi,” dedim.
Sesim çatlamıştı.
Aynı cümleyi sabahtan beri kaç kere söylediğimi bilmiyorum.
Saat dokuz oldu.
Saat on.
Hemşire müdürü geldi.
“Sevim Hanım, kuralları biliyorsunuz. Ziyaret saati bitti. Lütfen odanıza geçin.”
Kafamı kaldırdım.
Ona baktım.
Ve hayatımda belki ilk kez bu kadar net söylediğim bir kelime ağzımdan çıktı.
“Hayır.”
İçerideki bütün kemiklerim “evet” diyordu.
Bütün yorgunluğum, bütün utancım, aklı başında olan her yanım.
Ama o yaşlı, çatlamış sesim “hayır” dedi.
Çünkü kalkarsam, bitiyordu.
Çünkü o bankı terk edersem, bir yıllık bekleyişin de, sözün de, torunumu doğru yetiştirdiğime dair son inancın da bittiğini kabul etmiş olacaktım.
Müdür hanım iç çekti.
Bana bir şey demedi.
Belki içinde bir şey, bana acımayı seçti.
Saat on bir oldu.
Huzurevi tamamen sessizleşti.
Sadece kendi nefesimi duyuyordum.
Bir de uzaktan, ana caddeden gelen araba sesi.
Her motor sesinde başımı kaldırıyordum.
Her motor sesinde tekrar indiriyordum.
Saat on bir buçuk.
Artık ağlamıyordum bile.
Gözyaşlarım da bitmişti.
İçimde sadece bir tür donukluk vardı.
Hatice Teyze’nin haklı olduğunu kabul etmenin acısı.
Kendi torunumun bile beni unuttuğunu kabul etmenin acısı.
Saat on iki olmak üzereydi.
Çıt yoktu.
Eğildim.
Yüzümü ellerimle kapadım.
İlk defa, gerçekten ilk defa, kalkmaya hazırlandım.
Banktan kalkıp odama çıkacaktım.
O karanlık koridorda yürüyecektim.
O nem kokulu yatağa uzanacaktım.
Ve sabah uyandığımda, Sevim’in bir parçası daha ölmüş olacaktı.
Tam o anda…
Bahçe kapısının demir mandalı şangırdadı.
Başımı kaldırdım.
Belki kuruntu ediyordum.
Belki rüzgardı.
Belki yaşlı kulaklarımın oyunuydu.
Ama hayır.
Mandal bir kere daha şangırdadı.
Sonra bahçe kapısı yavaşça açıldı.
Karanlığın içinden bir siluet çıktı.
İnce.
Uzun.
Telaşlı.
Koşarak geliyordu.
Spor ayakkabıları çakıl taşlarına vurarak ses çıkarıyordu.
“Babaanne!”
O sesi tanımam için bin yıl geçmesi gerekirdi.
O sesi tanımam için hiçbir şey gerekmiyordu.
“Babaanne, buradayım!”
Kalktım.
Bacaklarım uyuşmuştu, sendeledim, banka tutundum.
Elif koşarak geldi.
Saçları darmadağındı.
Yüzünde toz vardı.
Gözleri kıpkırmızıydı, sanki saatlerdir ağlıyordu.
Üzerinde bir okul forması değildi.
Eski bir kot pantolon, üzerinde bir polo tişört.
Boynunda restoran çalışanlarının taktığı türden ince bir bağ vardı hâlâ.
Bana çarpar gibi sarıldı.
O kadar sert ki neredeyse ikimiz de bankın üstüne yığıldık.
“Geç kaldım, geç kaldım, geç kaldım…”
Soluksuzdu.
“Babaanne, otobüs bozuldu. Sonra başka bir otobüs. Sonra koştum. Üsküdar iskelesinden buraya kadar koştum.”
Saçlarını okşadım.
Aynı yumuşacık saçlar.
Aynı dört yaşındaki torunum.
“Geldin ya.”
İki kelime.
Sesim çıkmadı bile.
“Geldin ya.”
Elif başını omzuma gömdü.
Omuzları sarsılıyordu.
“Sana yemin ettim ya babaanne. Yemin ettim ya.”
O ağlarken, ben ağlamıyordum.
Ben gülüyordum aslında.
Yorgun, çatlak, eksik dişli bir gülümseme.
Ama ilk kez bir yılda, içim ısınıyordu.
İlk kez bir yılda, Hatice Teyze yanılıyordu.
Sonra Elif sırtındaki çantadan bir dosya çıkardı.
Mavi bir dosya.
İçinde belgeler vardı.
“Babaanne, bir bakar mısın buraya?”
İlk şokum o anda geldi.
Çünkü dosyanın üstünde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin mührü vardı.
Bir vekâletname.
Bir mahkeme kararı.
Bir noter belgesi.
“Bu nedir kızım?”
Elif yüzüme baktı.
O artık on yedi yaşındaki kız değildi.
O artık on sekiz yaşına basmış, gözlerinde bir yıllık savaşın yorgunluğu olan bir kadındı.
“Babaanne, beni iyi dinle.”
Sustum.
“Annem seni buraya bıraktığı gün, ben okuldan eve gittim. Senin odanı boşaltmıştı.”
Nefesim takıldı.
Odam.
Otuz yıldır benim olan o oda.
Eşim ölmeden önce birlikte boyadığımız o duvarlar.
“Sonra eski bir kutu buldum dolabın derinliğinde. Üstünde ‘Babaannemin kâğıtları’ yazıyordu.”
Eski kâğıtlarımı saklamıştım hep, evet.
“O kutuda tapuyu buldum babaanne.”
“Tapu?”
“Evin tapusu. Senin üstüne. Babamın annesinin değil. Senin. Dedem ölmeden önce sana devretmiş.”
Bir an dünya sessizleşti.
“Annem bana ‘ev artık benim, babaannen yaşlı, hukuken hiçbir şey ifade etmez’ demişti.”
Elif’in dişleri sıkıldı.
“Yalan söylemiş. Sen hâlâ o evin sahibisin babaanne.”
Başım döndü.
Bankın kenarına oturdum.
“Ama bekle, bu kadar değil.”
Elif yanıma oturdu.
“Bir yıldır araştırıyorum. Annem seni buraya getirdikten iki hafta sonra, senin emekli maaşını da kendi hesabına aktarttırmış. Sahte bir vekâletname ile.”
“Sahte mi?”
“Babaanne, sen hiçbir kâğıda imza atmadın değil mi?”
Düşündüm.
Hiçbir şeye imza atmamıştım.
Nurcan bana “Anne sağlık sigortası için bazı kâğıtlar lazım,” demişti birkaç kez.
Ben de “Sen ne yaparsan yap kızım, ben anlamam bu işlerden,” demiştim.
Yüzüm kül oldu.
“Babaanne, ben hukuk fakültesine girmek istiyordum. Staj için bir avukatla tanıştım. Ona bunları gösterdim. Avukat bey ‘Bu açık dolandırıcılık’ dedi.”
Ellerim titriyordu.
“Elif… sen ne yaptın?”
“Şikâyette bulunduk. Bir ay önce dava açıldı. Annem henüz haberdar değil. Bana ‘Bir şeyler ters gidiyor’ diye telefon etti geçen gün, ama bağlantıyı kuramadı.”
Boğazımda bir düğüm oluştu.
Öz kızım.
Beni doğuran kız değil, benim doğurduğum kız.
Otuz yedi yaşında.
Bana sahte imza atmış.
Beni huzurevine bırakmış.
Evimi kendi üstüne almış.
Para benim, ev benim, ama o, sanki ben çoktan ölmüşüm gibi davranmış.
Belki de ölmemi bekliyordu.
Sessizlik bana o gece çok şey söyledi.
“Babaanne…” dedi Elif.
Sesi titriyordu.
“Sana bir şey daha söylemem lazım.”
Bakışlarım onunkilere kilitlendi.
“Ben okulu bıraktım.”
“Ne?”
“Geçen yıl, sen buraya geldikten bir ay sonra. Bir restoranda işe başladım. Sabah okul, akşam iş diyemedim çünkü hem dava masrafları vardı, hem de… sana bir yer hazırlamam gerekiyordu.”
Gözlerim yandı.
“Ne yeri?”
“Kadıköy’de, Moda sırtlarında küçük bir daire kiraladım babaanne. İki oda bir salon. Banyosu küçük ama temiz. Mutfakta bir pencere var, oradan denizi görebiliyorsun eğer biraz yana eğilirsen.”
Bir kız çocuğu.
On yedi yaşında.
Babaannesinin sözü için okulu bırakmış.
Restoranda çalışmış.
Para biriktirmiş.
Ev kiralamış.
Bir yıl boyunca bana hiç haber vermemiş, çünkü annesinden korkmuş.
“Neden bana hiç gelmedin Elif?”
Yüzü kırıldı.
“Annem beni takip ettiriyordu babaanne. Telefonumu izliyordu. Sana bir kez bile gelseydim, hemen beni de evden atacaktı. Ben de ortada kalırdım. O zaman seni almama imkân kalmazdı.”
Aklım almıyordu.
Kendi kızım.
Kendi torunumu takip ettirmiş.
Beni huzurevinde tutmak için.
Evimi kendi üstüne geçirmek için.
Emekli maaşımı yemek için.
“Şimdi geldim babaanne. Şimdi 18 oldum. Artık beni kimse hiçbir yere atamaz. Artık ben de bir reşitim, kendi kararımı verebilirim. Ve ben karar verdim: sen benim yanımda kalacaksın.”
İçimi tutamadım.
Banka kapandım.
Bir yıllık gözyaşı, bir yıllık öfke, bir yıllık utanç, hepsi birden boşaldı.
Elif beni sarıldı.