Her Sabah Kapımda Bir Ekmek: Gerçeğin Acı Yüzüyle Yüzleşmek

“Yine mi?” dedim kendi kendime, sabahın köründe kapımı açarken. Hava hâlâ serin, güneş daha yeni doğmuştu. Kapımın önünde, her zamanki gibi, ince bir naylona sarılmış taptaze bir ekmek duruyordu. Elimi uzatıp ekmeği aldım, kokladım; fırından yeni çıkmış, sıcacık. Bir an için içimi bir huzur kapladıysa da, hemen ardından o tanıdık huzursuzluk geri geldi. Kimdi bu ekmeği bırakan? Ve neden her sabah, tam da saat yedide, kimseye görünmeden bırakıyordu?

 

 

Benim adım Hikmet. Yetmiş üç yaşındayım, emekli öğretmenim. Eşim Zeynep’i altı yıl önce kaybettim. O günden beri bu küçük apartman dairesinde, Kadıköy’ün eski mahallelerinden birinde, tek başıma yaşıyorum. Çocuklarım var, ama biri Almanya’da, diğeri Ankara’da. Arada sırada ararlar, ama hayatları yoğun, torunlar, iş güç… Ben de alıştım yalnızlığa. Ama bu ekmek meselesi, işte, beni huzursuz ediyor. Çünkü mahallede kimseyle öyle yakınlığım yok. Komşular değişti, eski dostlar göçtü gitti. Kim bana böyle bir iyilik yapar ki? 

İlk başta, mahalledeki fırıncı İsmail’in bir şakası sandım. Bir gün uğradım fırına, “İsmail, her sabah bir ekmek bırakıyorsun galiba bana?” dedim. Gözleri büyüdü, “Yok ağabey, vallahi haberim yok. Kim yapıyor acaba?” dedi. O an içimde bir ürperti hissettim. Belki de biri bana acıyor, dedim. Ya da… Belki de bir mesaj vermek istiyor. Ama ne mesajı? Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir