
Benim adım Hikmet. Yetmiş üç yaşındayım, emekli öğretmenim. Eşim Zeynep’i altı yıl önce kaybettim. O günden beri bu küçük apartman dairesinde, Kadıköy’ün eski mahallelerinden birinde, tek başıma yaşıyorum. Çocuklarım var, ama biri Almanya’da, diğeri Ankara’da. Arada sırada ararlar, ama hayatları yoğun, torunlar, iş güç… Ben de alıştım yalnızlığa. Ama bu ekmek meselesi, işte, beni huzursuz ediyor. Çünkü mahallede kimseyle öyle yakınlığım yok. Komşular değişti, eski dostlar göçtü gitti. Kim bana böyle bir iyilik yapar ki?
İlk başta, mahalledeki fırıncı İsmail’in bir şakası sandım. Bir gün uğradım fırına, “İsmail, her sabah bir ekmek bırakıyorsun galiba bana?” dedim. Gözleri büyüdü, “Yok ağabey, vallahi haberim yok. Kim yapıyor acaba?” dedi. O an içimde bir ürperti hissettim. Belki de biri bana acıyor, dedim. Ya da… Belki de bir mesaj vermek istiyor. Ama ne mesajı? Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz