Emir... Tam on yıl boyunca bizimle ağlamış, pazar kahvaltılarında masamıza oturmuş, annemin ellerini tutup "Onu çok özlüyorum" diyerek sahte gözyaşları dökmüştü. Bizi Aslı’nın kendi isteğiyle gittiğine o inandırmış, gelinliği bile o sahnede kendisi katlayıp yatağın üzerine bırakmıştı. Bütün o acılı eş rolü, kusursuz bir kurgudan ibaretti.
O an öfkeden ya da korkudan bağırmadım. Aslı’nın mektuptaki "sessiz ol" uyarısı zihnimde yankılanıyordu. Mektubu usulca cebime koydum ve doğrudan emniyet müdürlüğünün yolunu tuttum. On yıl önce dosyamıza bakan, Aslı’yı bulamadığı için her karşılaştığımızda yüzünü yere eğen o eski başkomiseri buldum. Mektubu okuduğunda rengi bembeyaz oldu. Tek kelime etmeden telsizini eline aldı.
Sadece iki saat sonra, sivil araçlarla Emir’in şehrin kilometrelerce uzağındaki, yüksek taş duvarlarla çevrili o eski bağ evinin kapısındaydık. Emir o sırada şirkette, muhtemelen yeni bir toplantıdaydı. Polisler demir kapının kilidini sessizce kırdıklarında kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu.
Evin arka tarafındaki, üzeri kurumuş sarmaşıklarla gizlenmiş o eski mahzen kapısını bulduk. Üzerinde üç farklı asma kilit vardı. Demir makaslarıyla kilitler teker teker kesilirken, dudaklarımdan sadece sessiz dualar dökülüyordu. Ağır demir kapı gıcırdayarak açıldığında, içeriden gelen o yoğun rutubet ve hafif lavanta kokusu yüzüme çarptı. Lavanta, Aslı’nın en sevdiği kokuydu.
Merdivenlerden aşağıya, karanlığa doğru inen polislerin el fenerleri, yerin metrelerce altındaki o geniş alanı aydınlattı. Burası bir mahzen değil; kitaplıkları, küçük bir mutfağı, havalandırma sistemi ve kalın halılarıyla tamamen yeraltına inşa edilmiş lüks, ama penceresiz bir hapishaneydi.
Ve odanın köşesindeki okuma koltuğunda, elindeki kitabı yavaşça kucağına indiren o kadın duruyordu.
Saçları beyazlamış, yüzü solgun, bakışları on yıllık bir karanlığın yorgunluğunu taşıyordu. Ama o, benimdi. Benim kız kardeşimdi. Gözleri kapıdaki kalabalığa, ardından da bana takıldığında yavaşça ayağa kalktı.
"Abla..." diye fısıldadı çatallı bir sesle.
Ona doğru nasıl koştuğumu, boynuna nasıl sarıldığımı hatırlamıyorum bile. İkimiz de dizlerimizin üzerine çökmüş, on yılın tüm sessizliğini yırtarcasına hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Yaşıyordu. On yıl boyunca, o adamın saplantılı dünyasında gün yüzü görmeden hayatta kalmayı başarmıştı.
O günün akşamında Emir, çalıştığı şirketin asansöründen inerken ellerine kelepçe takıldı. Yüzündeki o nazik, kederli damat maskesi polisleri karşısında gördüğü an tuzla buz oldu.
Aslı'yı eve getirdiğimde, ailemizin kapısında yaşanan o tarifsiz duygu seli her şeye bedeldi. On yıl boyunca hayatımızı çalan o karanlık adam şimdi dört duvar arasında adaletin karşısında hesap veriyordu. Biz ise, yıllar önce o tavan arasındaki tozlu kutuya gizlenmiş bir umut parçası sayesinde, yeniden bir aile olmuştuk. Güneş, on yıl sonra ilk defa Aslı için, bizim için doğuyordu.