Gözünün önünde sadece Zeynep vardı.
Kahverengi saçlarını kulağının arkasına atan, kızınca dudaklarını ısıran, yağmur yağınca ıslanmaktan korkmayan Zeynep.
Ve o eski kırmızı bileklik.“Uğur getirir,” demişti Kaan o gün.
Şimdi o bileklik, bir garson kızın kolundaydı.
Ve Zeynep ölmüştü.
Kaan mektubu okumaya başladı.
Sesi önce kısık çıktı.
Sonra her kelime, salonun duvarlarına çarparak büyüdü.
“Kaan,
Bana senin öldüğünü söylediler. Trafik kazası dediler. Cenazene bile gidemedim, çünkü ortada mezar yoktu. Bana sadece susmam gerektiğini, karnımdaki bebeği saklamazsam onu da benden alacaklarını söylediler.”
Kaan’ın nefesi kesildi.
Eylül gözlerini yere indirdi.
Duru’nun elleri titriyordu.
Ertan Bey yerinden kıpırdamadı.
Ama yüzündeki damarlar belirginleşmişti.
Kaan okumaya devam etti.
“Seninle son konuşmamızdan bir gün sonra beni babamın eski bir tanıdığı olan Ertan Yalçıner buldu. Bana senin şirket borçların yüzünden tehlikeli insanlara bulaştığını, kaçarken öldüğünü söyledi. Sonra da ‘Kaan’ın ailesi çocuğu istemez, seni de rezil ederler’ dedi.”
Kaan yavaşça Ertan’a baktı.
“Sen…”
Ertan dişlerinin arasından konuştu.
“Gençtin. Zayıftın. Seni korudum.”
Kaan’ın gözleri karardı.
“Kimi korudun? Beni mi? Zeynep’i mi? Yoksa kendi kızınla yapacağın bugünkü pazarlığı mı?”
Duru ağlamaya başladı. Devamı snraki syfada..
