Sustum.
Çünkü haklıydı.
Kimse istemiyordu beni.
Ve ben… ben kendimi bile istemiyordum.
Düğün, köyün meydanında yapıldı.
İmam nikâhı.
Davetliler gülüyordu.
Ama düğün değildi bu — bir gösteriydi.
“Şişko ile Canavar’ın düğünü” diye fısıldaşıyorlardı.
Gelinliğim annemin eski perdesinden dikilmişti. Dar geliyordu. Kollarımdan yırtılıyordu.
Elyas yanımda duruyordu.
Bana bakmıyordu.
Hiçbir şeye bakmıyordu.
Elleri titriyordu — ama neden titrediğini anlayamadım o an.
İmam sordu:
“Kabul mü?”
Sustum.
İmam tekrar sordu.
Yine sustum.
Üçüncüde babam arkamdan fısıldadı:
“Ağzını aç yoksa seni bu köyden sürürüm.”
“Kabul,” dedim.
Ve o an, dünya karardı.
Düğün gecesi.
Elyas’ın evi köyün dışındaydı. Taş duvarlar. Toprak zemin. Tek bir ampul.
İçeri girdim.
Elyas yatağın kenarına oturdu.
Bana bakmadı.
Hiçbir şey yapmadı.
Sadece oturdu.
Ben de oturdum.
Saatlerce.
Sessizlik öyle ağırdı ki nefes almak bile gürültü yapıyordu.
Sonra bir şey fark ettim.
Elyas’ın dudakları kıpırdıyordu.
Sessizce.
Hiç ses çıkarmadan.
Ama dudakları bir şey söylüyordu.
Yaklaştım.
Dikkatle baktım.
Ve okudum:
“Kaç.”
Kalbim göğsümü yumrukladı.
“Kaç” mı demişti?
Bana mı demişti?
Yoksa ben mi hayal görüyordum?
Elyas’a baktım. Gözleri hâlâ boşluğa bakıyordu. Dudakları durmuştu.
“Elyas?” dedim.
Cevap yok.
Tabii. Sağırdı.
Ama az önce…
Hayır. Yorgundum. Gerilmiştim. Hayal görmüş olmalıydım.
O gece uyumadım.
Elyas da uyumadı.
İkimiz de o karanlık odada, birbirimizden korkarak sabahı bekledik.
İlk hafta cehennemdi.
Elyas konuşmuyordu — zaten konuşamıyordu.
İşaret dili bilmiyordum.
O tarlaya gidiyordu, ben evde kalıyordum.
Yemek yapıyordum, o yiyordu. Bazen yemiyordu.
Bana hiç dokunmadı.
Hiç bakmadı.
Bir hayaletle yaşıyor gibiydim.
Köylüler hâlâ gülüyordu.
“Nasıl gidiyor Canavar’la?”
“Gece sağır adamla ne yapıyorsun?”
“Birbirinizi anlıyor musunuz hiç?”
Yutkunuyordum.
Gülümsüyordum.
İçimden ölüyordum.
Ama üçüncü haftada bir şey değişti.
Bir gece, Elyas uyurken inledi.
Uyurken ses çıkaran bir sağır?
Olabilir dedim. Belki rüya görüyordur.
Ama sonra bir kelime duydum.
Net.
Açık.
Türkçe.
“Anne…”
Dondum.
Elyas “anne” demişti.
Uyurken.
Sesli.
Net bir şekilde.
Bir sağır adam… nasıl bu kadar net konuşabilir?
O geceden sonra uyumadım.
Her gece onu izledim.
Her gece aynı şey oluyordu.
Elyas uyurken konuşuyordu.
“Hayır… yapma… acıyor…”
“Anne… anne neredesin…”
“Duyuyorum… duyuyorum ama…”
Kanım dondu.
“DUYUYORUM” demişti.
Bu adam sağır değildi.
Bu adam… duyuyordu.
Ama birisi ona duymamasını öğretmişti.
Ya da birisi onu duyamaz hale getirmişti.
Kafam patlıyordu.
Kim yapmıştı bunu?
Neden?
Elyas neden yirmi yıldır sağır numarası yapıyordu — ya da yapamıyor muydu?
Cevabı bulmam gerekiyordu.
Ve bunun için Elyas’ın kulağına bakmam gerekiyordu.
Dördüncü haftanın sonunda bir gece, Elyas derin uykudayken, yavaşça yanına yaklaştım.
Elimi cebime soktum.
İçinden küçük bir pens çıkardım — annemin dikiş kutusundan almıştım.
Kalbim ağzımdaydı.
Ellerim titriyordu.
Feneri tuttum.
Elyas’ın sol kulağına yaklaştırdım.
Ve baktım.
İçeride bir şey vardı.
Küçük.
Metalik.
Kulak kanalının derinliklerine sokulmuş.
Her iki kulakta da.
Birisi bu adamın kulaklarına metal parçalar sokmuştu.
Birisi onu kasten sağır etmişti.
Pensi yavaşça soktum.
İlk parçayı çıkardığımda — sol kulaktan — Elyas’ın vücudu sarsıldı.
Gözleri fırladı.
Ve hayatımda ilk kez, Elyas bana baktı.
Gerçekten baktı.
Gözlerinde yirmi yılın acısı, öfkesi, çaresizliği vardı.
Ağzını açtı.
Ve bu kez fısıldamadı.
Bu kez söyledi:
“Sen… beni… duyuyor musun?”
Gözyaşlarım aktı.
“Duyuyorum, Elyas. Duyuyorum.”
“O zaman… dinle.”
Yutkundu.
“Bunu bana babam yaptı.”
Odanın havası buz kesti.
“Baban mı?”
“Yedi yaşımdaydım. Annem ölünce babam delirdi. Beni ahıra kapattı. Bir gece geldi. Elinde bir şey vardı. ‘Bundan sonra hiçbir şey duymayacaksın,’ dedi. ‘Annenin çığlıklarını da duymayacaksın.’ Ve kulağıma bir şey soktu.”
“Neden?”
“Çünkü o gece annemin çığlıklarını duymuştum.”
“Ne çığlığı?”
Elyas’ın gözleri karardı.
“Annemi o öldürdü, Clara. Babam öldürdü. Ve ben duydum. Yedi yaşımda, her şeyi duydum.”
Dünya durdu.
Nefesim kesildi.
Elyas devam etti.
“Babam beni sağır yaptı ki kimseye anlatamayayım. Konuşmayı unuttum. Yıllar geçti. Herkes sağır olduğumu sandı. Canavar dediler. Kimse sormadı. Kimse bakmadı.”
“Peki neden kaçmadın?”
“Nereye? Bu köyde herkes birbirinin suç ortağı. Muhtar biliyor. İmam biliyor. Hepsi biliyor.”
“Ne?!”
“Annemin altınları vardı, Clara. Babam altınlar için öldürdü. Ve köyün yarısıyla paylaştı.”
Midem bulandı.
Başım döndü.
Bu köy — bu lanet köy — bir kadının kanı üzerine kurulmuştu.
Ve ben… ben bu köyde elli liralık bir bahisle satılan kadındım.
Kocam, annesi öldürülüp sağır edilen bir çocuktu.
Ve katil, hâlâ köyün meydanında çay içiyordu.
“Elyas,” dedim. “Senin baban… şu an nerede?”
“Öldü. Üç yıl önce. Ama onun yerine geçen var.”
“Kim?”
“Senin baban.”
Dünyam yıkıldı.
“Ne dedin?”
“Recep Usta. Senin baban. Altınların yarısını o aldı. Ve beni seninle evlendirmesinin sebebi bahis değildi.”
“Ya neydi?”
“Beni kontrol etmek. Eğer bir gün duyarsam, eğer bir gün konuşursam… senin aracılığınla beni susturacaktı.”
“Nasıl?”
“Sen beni seversen, beni korursun diye düşündü. Ama asıl plan şuydu: Eğer ben konuşursam, seni öldüreceklerdi. Ve suçu bana atacaklardı. ‘Canavar karısını öldürdü’ diyeceklerdi. Kim inanmazdı?”
Ellerim titriyordu.
Artık sadece ellerim değil — bütün vücudum titriyordu.
Babam.
Benim babam.
Beni elli liraya satmamıştı.
Beni bir cinayetin kapağı olarak kullanmıştı.
Ben bir eştim değil — bir kalkanım.
Canavar’ın tasması.
“Ne yapacağız?” diye sordum.
Elyas bana baktı.
Gözlerinde ilk kez bir ışık gördüm.
Yirmi yıldır ilk kez birisi onu dinliyordu.
Yirmi yıldır ilk kez birisi ona inanıyordu.
Ve o kişi, köyün “şişkosu” idi.
Kimsenin ciddiye almadığı kadın.
“Sen,” dedi Elyas. “Sen yapacaksın.”
“Ben mi?”
“Çünkü seni kimse ciddiye almıyor. Ve bu senin en büyük silahın.”
O gece bir karar aldım.
Bu köyü yakacaktım.
Ateşle değil.
Gerçekle.
Ama önce delil lazımdı.
Ve delil, babamın evindeydi.
Annemin sandığının altında.
Elyas’ın annesinin altınlarından kalanlar — ve o gece ne olduğunu bilen tek yazılı kanıt:
Elyas’ın annesinin günlüğü.
“Günlüğü nereden biliyorsun?” diye sordum.
“Annem bana okuma yazmayı yedi yaşımdan önce öğretmişti. Ve ölmeden bir gün önce bana dedi ki: ‘Bir gün biri gelecek ve seni dinleyecek. O gün, sandığın altına bak.’ “
“Ve sen yirmi yıldır bekledin?”
“Başka ne yapabilirdim? Sağırdım. Dilsizdim. Canavardım.”
Gözleri doldu.
“Ama sen geldin.”
Ertesi gün, babamın evine gittim.
Sıradan bir ziyaret gibi.
“Baba, annemin eski eşyalarını alabilir miyim? Elyas’ın evine bir şeyler lazım.”
Babam şüphelenmedi.
Neden şüphelensin?
Ben “şişko Clara”ydım. Tehlikesiz. Aptal. Sessiz.
Sandığı verdiler.
Eve taşıdım.
Ve o gece, Elyas’la birlikte açtık.
Sandığın altında, sararmış bir defter vardı.
Küçük, yıpranmış, kan lekeleri olan bir defter.
Elyas’ın annesinin el yazısı.
Ve içinde yazan her kelime, bir bombaydı.
“7 Mart — Recep bugün yine geldi. Murat’a (Elyas’ın babası) altınları vermemi söyledi. Reddettim. Gözleri korkunçtu.”
“12 Mart — Murat sarhoş geldi. Beni dövdü. ‘Altınları ver yoksa seni gömerim’ dedi. Elyas duydu. Ağlıyordu.”
“15 Mart — Muhtar da geldi. Üçü birden. Artık korkuyorum. Bu defteri saklıyorum. Eğer bana bir şey olursa, oğlum bulsun.”
“18 Mart — Bu son yazım olabilir. Yarın gece geleceklerini biliyorum. Allah’ım, oğlumu koru.”
19 Mart tarihli yazı yoktu.
Çünkü 19 Mart’ta, Elyas’ın annesi öldürülmüştü.
Defteri okurken ellerim titriyordu.
Elyas ağlıyordu. Sessizce. Yirmi yıldır ilk kez sesli ağlıyordu.
“Annem…” dedi. “Annem biliyormuş. Ve kimse onu korumamış.”
Onu tuttum.
Hayatımda ilk kez birini tuttum.
Ve hayatımda ilk kez birisi bana tutundu.
Ama bu yetmezdi.
Defteri köyde gösterseydim ne olurdu?
Muhtar suç ortağıydı.
İmam biliyordu.
Jandarma köye yılda bir geliyordu.
Ve babam… babam herkesin sözünü dinlediği adamdı.
Bir kadının — üstelik “şişko Clara”nın — sözüne kim inanırdı?
Plan yapmam gerekiyordu.
Ve planım çılgınca olmalıydı.
Elyas’la üç gece boyunca konuştuk.
Fısıltıyla.
Karanlıkta.
Kimse bilmemeliydi Elyas’ın duyduğunu.
Bu bizim tek avantajımızdı.
“Pazar günü köy toplantısı var,” dedi Elyas. “Herkes meydanda olacak.”
“Ne yapacağız?”
“Sen konuşacaksın.”
“Kimse beni dinlemez.”
“Dinleyecekler. Çünkü ben de konuşacağım.”
“Ama sen konuşursan—”
“Biliyorum. Ama artık umurumda değil.”
Pazar geldi.
Köy meydanı doluydu.
Muhtar kürsüde bir şeyler anlatıyordu — sulama kanalları, vergi borçları, sıradan şeyler.
Babam ön sırada oturuyordu.
İmam yanındaydı.
Ve ben — arkadaydım. Her zamanki yerimde.
Görünmez.
Muhtar konuşmasını bitirdiğinde ayağa kalktım.
Herkes döndü.
“Clara? Ne yapıyorsun?”
Yürüdüm.
Kürsüye doğru.
Babam kaşlarını çattı.
“Otur yerine kız!”
Oturmadım.
Kürsüye çıktım.
Ve cebimden o sararmış defteri çıkardım.
“Bu,” dedim, sesim titreyerek, “Elyas’ın annesinin günlüğü.”
Meydanda bir uğultu yükseldi.
Babam ayağa fırladı.
“Bu kız deli! İndirin onu oradan!”
“OTUR!” diye bağırdım.
Hayatımda ilk kez bağırmıştım.
Ve hayatımda ilk kez, babam oturdu.
“Yirmi yıl önce,” dedim, “bu köyde bir kadın öldürüldü. Elyas’ın annesi. Ve katiller… şu an bu meydanda oturuyor.”
Sessizlik.
Ölüm sessizliği.
Muhtar güldü — zoraki bir gülüş.
“Clara, ne saçmalıyorsun? Kadın hastalıktan öldü.”
“Hayır. Altınları için öldürüldü. Ve sen, muhtar, oradaydın.”
Muhtarın yüzü bembeyaz oldu.
Babam kürsüye doğru yürümeye başladı.
“Kız, ağzını kapat, yoksa—”
Ve o an, Elyas meydana girdi.
Herkes dondu.
Canavar.
Sağır Canavar.
Yirmi yıldır tek kelime etmemiş adam.
Meydanın ortasında dikiliyordu.
Ve ağzını açtı.
Ve konuştu.
“BEN DUYUYORUM.”
Köy, bir mezarlık gibi sessizleşti.
“Yedi yaşımdan beri duyuyorum. Babam kulaklarıma metal soktu ki annemi öldürdüğünü kimseye söyleyemeyeyim.”
Elyas babama döndü.
“Ve sen, Recep Usta. Sen de oradaydın. Annemin çığlıklarını ben duydum. SEN DE DUYDUN.”
Babam titriyordu.
Muhtar kaçmaya çalıştı.
Ama köylüler yolu kapattı.
Çünkü artık herkes dinliyordu.
Artık kimse gülmüyordu.
İmam diz çöktü.
“Allah’ım affet… ben biliyordum… ama korkmuştum…”
Muhtar bağırdı:
“YALAN! Hepsi yalan! Bu sağır adam ne bilecek!”
Ama Elyas günlükten sayfaları okudu.
Tek tek.
Annesinin el yazısıyla.
Ve her kelime, bir bıçak gibi saplandı.
Babam?
Babam kaçmayı denedi.
Meydanın arka kapısından.
Ama ben oradaydım.
Kapıda.
“Nereye, baba?”
Yüzüme baktı.
İlk kez — ilk kez — gözlerinde korku vardı.
“Clara… kızım… ben seni—”
“Sen beni elli liraya sattın. Bir katili gizlemek için. Ve annemin gözlerinin önünde beni ‘şişko’ diye çağırdın. Her gün. Her gece.”
Gözlerim yaş içindeydi ama sesim taş gibiydi.
“Artık bitti.”
O gece jandarma geldi.
Birisi — kim olduğunu hâlâ bilmiyorum — ilçeye haber vermişti.
Babamı aldılar.
Muhtarı aldılar.
İmam kendi ayaklarıyla gitti — vicdanı artık taşıyamıyordu.
Elyas’ın kulaklarındaki metal parçaları çıkardığımda, doktor “mucize” demişti.
“Bu adam yirmi yıl boyunca bunlarla yaşamış. Kulakları hasar görmüş ama tamamen sağır değilmiş hiçbir zaman. Duyuyormuş — ama bulanık, boğuk, acı veren bir şekilde.”
Yirmi yıl.
Yirmi yıl boyunca dünyayı suyun altından duyar gibi duymuş.
Her kelimeyi.
Her aşağılamayı.
Her gülüşü.
“Canavar” denmesini.
Hepsini duymuş.
Ve bir kelime bile söyleyememiş.
Dava aylar sürdü.
Babam itiraf etti — sonunda.
Altınlar bulundu — muhtarın evinin bodrum katında.
Elyas’ın annesinin kemikleri, köyün arkasındaki kuyudan çıkarıldı.
Yirmi yıl boyunca, o kuyu herkesin su içtiği kuyuydu.
Bu gerçek köyü ikiye böldü.
Bilenler ve bilmeyenler.
Ama ben artık biliyordum: Bilmeyenler bile hissetmişlerdi.
Kimse o kuyunun suyunun tadını sorgulamamıştı.
Çünkü sormak, bilmek demekti.
Ve bilmek, suç ortağı olmak demekti.
Peki ben?
Ben — “şişko Clara” — ne oldum?
Köyde artık kimse bana şişko demiyordu.
Kimse gülmüyordu.
Aslında kimse konuşmuyordu bile.
Çünkü benden korkuyorlardı.
Sessiz kadının, en tehlikeli kadın olduğunu anlamışlardı.
Elyas’la kaldım.
Evet, kaldım.
Elli liralık bahisle başlayan bu evlilik, bu köyün en gerçek evliliği oldu.
Çünkü biz birbirimizi seçmemiştik.
Kader bizi birbirimize fırlatmıştı.
Ama biz — ikimiz de kırık, ikimiz de aşağılanmış, ikimiz de yok sayılmış — birbirimizin yaralarını sardık.
Elyas ilk kez gülümsediğinde, ağladım.
Yüzündeki yara izi kıvrıldı.
Çirkin miydi?
Hayır.
O gülümseme, hayatımda gördüğüm en güzel şeydi.
“Clara,” dedi. İlk kez adımı söylüyordu. Sesli. Net.
“Clara, sen beni kurtardın.”
Başımı salladım.
“Hayır, Elyas. Biz birbirimizi kurtardık.”
Bir yıl sonra oğlumuz doğdu.
Adını Umut koyduk.
Çünkü bu köyde yirmi yıldır kayıp olan şey buydu.
Umut.
Bazen geceler hâlâ zor oluyor.
Bazen Elyas uykusunda inliyor.
Bazen ben babamın sesini duyar gibi oluyorum:
“Seni kim alacak be kız?”
Ama sonra Umut ağlıyor.
Ve ben kalkıyorum.
Ve Elyas kalkıyor.
Ve o karanlık odada, iki “canavar” bir bebeği sallıyor.
Bu köye geri döndüğümde insanlar bana soruyordu:
“Nasıl cesaret ettin?”
Cevabım hep aynı oldu:
“Cesaret değildi. Başka seçeneğim yoktu.”
Ama aslında biliyorum.
Cesaret, o pensi Elyas’ın kulağına sokmak değildi.
Cesaret, “OTUR!” diye babama bağırmak değildi.
Cesaret, her sabah uyanıp bu hayata devam etmekti.
Yok sayılırken.
Aşağılanırken.
Gülünürken.
Cesaret, ölmemekti.
Eğer bunu okuyorsan ve sen de bir “şişko Clara”ysan…
Eğer seni de yok sayıyorlarsa…
Eğer sen de “canavar”la evlendirilmiş gibiysen…
Şunu bil:
Bazen canavar, en insancıl olandır.
Ve bazen şişko kız, bütün köyü yerle bir eden kadındır.
Benim adım Clara.
Artık kimse bana şişko demiyor.
Artık kimse Elyas’a canavar demiyor.
Ve bu köyde artık herkes biliyor:
Elli liralık bahisle satılan kadın, paha biçilmez olanı buldu.
Gerçeği.
Ve gerçek, hiçbir altından değerli değildi.
Aşağıdere köyü, o kuyuyu kapattı.
Ama bazı kuyular asla kapanmaz.
Bazı sırlar, ne kadar derin gömerseniz gömün, bir gün çıkar.
Ve çıkaranlar her zaman en beklenmedik kişilerdir.
Elli liralık bir kadın.
Ve yirmi yıllık bir sessizlik.