Öğretmen, piyano başında 8 yaşındaki fakir bir kızı küçük düşürmek istedi… ama kız çalmaya başladığında tüm okul buz kesti

— Ayşe çaldı öğretmenim. Bestami Öğretmen ondan çalmasını istedi.
Müdür içeri girdi.
— Neden?
Bu soru havada ağır bir şekilde asılı kaldı.

Bestami Öğretmen dudaklarını ısırdı.
— Kızın ilgi duyduğunu fark ettim. Ders için faydalı olacağını düşündüm.
Reyhan bakışlarını yere indirdi.
Can, titreyen ama kararlı bir sesle yeniden konuştu.

— Öyle değil. Öğretmen onun rezil olmasını istedi.
Sınıf bir kez daha buz kesti.
— Can, laflarına dikkat et — dedi Bestami Öğretmen, bu kez sesini sertleştirerek.
Ama çocuk geri adım atmadı.

— Gerçek bu. Her zaman böyle yapıyor. Gözdesi olmayan herkese yapıyor. Bana ‘kulakların taştan yapılmış’ diyor. Ayşe’yi de piyano çalmayı bilmiyor sandığı için oraya oturttu. Hepimiz ona gülelim diye yaptı.
Ayşe’nin boğazı düğümlendi.
Can yalan söylediği için değil.

Aksine, ilk defa birisi herkesin gördüğü ama kimsenin söylemeye cesaret edemediği gerçeği yüksek sesle dile getirdiği için.
Müdür önce öğretmene baktı.
Sonra Ayşe’ye döndü.
— Ayşe, benimle müdür odasına gelebilir misin kızım?

Küçük kızın rengi attı.
— Yanlış bir şey mi yaptım?
Müdürün yüz ifadesi yumuşadı.
— Hayır kızım. Çok güzel bir şey yaptın. Ve sana bunu kimin öğrettiğini bilmek istiyorum.

Müdür odasında Ayşe, çantasını dizlerinin üzerine koyarak oturdu. Bestami Öğretmen de içeri girmek zorunda kalmıştı. Kapının yanında, dimdik ve üzerindeki hiçbir pahalı parfümün utancını gizleyemediği bir halde duruyordu.
Müdür Ayşe’ye bir bardak su uzattı.
— Sana böyle çalmayı kim öğretti?

Ayşe parmaklarına baktı.
— Annem.
— Müzik öğretmeni miydi?
Ayşe yutkundu.
— Piyanistti. Adı Meryem Solmaz’dı.

Bestami Öğretmen aniden başını kaldırdı.
Müdürün de yüzü ciddileşti.
— Meryem Solmaz mı? Kadıköy piyanisti olan mı?
Ayşe gözlerini kırpıştırdı.

— Evet. Ama artık onu kimse hatırlamıyor.
Bestami Öğretmen elini boynuna götürdü.
İlk defa o kusursuz şıklığı parçalanıyor gibiydi.
— Ben hatırlıyorum — diye fısıldadı.

Müdür ona döndü.
— Kendisini tanıyor muydunuz?
Öğretmen cevap vermekte gecikti.
— Aynı konservatuvarda okumuştuk. O… çok iyiydi.

“Çok iyiydi” derken kelimeler ağzında eski, ağır bir taş gibi ezildi.
Ayşe bakışlarını yere indirdi.
— Annem iki yıl önce öldü. Sonra babam evi sattı. Piyanoyu da sattı. Aslında istemiyordu ama gücümüz yetmedi. Unutmayayım diye bana kağıttan bir klavye yaptı.

Müdür derin bir nefes aldı.
— Kağıt üzerinde mi pratik yapıyorsun?
Ayşe başını salladı.
— Mutfak masasında. Ses çıkmıyor ama nasıl duyulması gerektiğini ben içimden hatırlıyorum.

Bestami Öğretmen gözlerini kapattı.
Müdür ayağa kalktı ve dosya dolabına doğru yürüdü. Eski bir klasör çıkardı.
— Yıllar önce bu okul, genç müzisyenlerle bir anlaşma yapmıştı. Meryem Solmaz buraya gelip çalmıştı. Bir festival için kayıt bırakmıştı. Parçanın adı ‘Evdeki Yağmur’du.

Ayşe’nin nefesi kesildi.
— Az önce çaldığım şarkı buydu.
Müdür klasörü açtı. İçinde sararmış bir program kitapçığı vardı. Fotoğrafta annesi genç, gülümseyen bir halde, bir piyanonun başında oturuyordu.

Ayşe parmak uçlarıyla resme dokundu.
— Bu o.
İşte tam o an, kimsenin beklemediği bir gerçek ortaya çıktı.
Müdür, Bestami Öğretmen’e baktı.

— Bu aynı programda siz de varsınız, öğretmen hanım.
Bestami Öğretmen çenesini sıktı.
Sayfada, Meryem’in isminin hemen altında, yedek eşlikçi olarak “Bestami Soylu” yazıyordu.
Müdür alçak sesle okudu.

— “Gençler En İyi Yorum İkincisi: Bestami Soylu. Birinci: Meryem Solmaz.”
Ofis derin bir sessizliğe gömüldü.
Ayşe her şeyi tam olarak anlamıyordu ama bir şeyi çok iyi kavramıştı.
Bestami Öğretmen sadece fakir bir çocuğu küçük düşürmek istememişti.

Farkında olmadan, bir zamanlar kendisini geride bırakan o kadının kızını ezmeye çalışmıştı.
Bestami Öğretmen, bacakları onu taşımıyordu sanki, yavaşça bir sandalyeye çöktü.
— Onun kızı olduğunu bilmiyordum.
Müdür ona soğuk bir bakış fırlattı.

— Bu hiçbir şeyi hafifletmez.
Öğretmen yutkundu.
— Hayır. Hafifletmez.
İlk defa Bestami Öğretmen, Ayşe’ye tepeden bakmadan, gözlerinin içine baktı.

— Annen olağanüstü biriydi. Yıllarca ondan nefret ettim çünkü her şeyi benim iki katı emekle yapamadığım bir kolaylıkla başarıyordu. Bana hiçbir kötülüğü dokunmamıştı. Aksine, bir keresinde önemli bir seçmeden önce bana yardım bile etmişti. Ama ben… onun parlamasına dayanamadım.
Ayşe hiçbir şey söylemedi.
Bestami Öğretmen kırık bir sesle devam etti.

— Ve bugün sana, onun hatırasına yaptığım şeyin aynısını yaptım. Sadece parladığını görmeye katlanamadığım için bir ışığı söndürmek istedim.
Müdür onun sözünü kesmedi.
— Bu yaptığınız disiplin değildi — dedi müdür. — Bu düpedüz gaddarlıktı.

Aynı günün öğleden sonrasında babası Ahmet Bey’i çağırdılar.
İşten aceleyle koşarak gelmişti; gömleği kırış kırış, ellerinde boya lekeleri vardı ve yüzü büyük bir korkuyla doluydu.
Ayşe’yi gördüğünde önünde diz çöktü.
— Ne oldu güzel kızım? Sana bir şey mi yaptılar?

Ayşe cevap vermeden önce müdür araya girdi.
— Kızınız, birçok yetişkinin bile başaramayacağı bir şekilde piyano çaldı. Ve onun geleceği hakkında konuşmamız gerekiyor.
Ahmet Bey eliyle ağzını kapattı.
Gözleri yaşlarla doldu.

— Annesi yüzünden… — diyebildi zorlukla. — Onun içindeki bütün bu güzellikler Meryem’den yadigar.
Müdür hafifçe başını salladı.
— Aynı zamanda sizden de geliyor. Her baba kağıttan bir klavye yapamaz. Bu da bir sevgidir. Hem de çok büyük bir sevgi.

Ahmet Bey oracıkta, müdürün, öğretmenin ve kızının önünde hiç çekinmeden ağladı.
Ayşe ona sıkıca sarıldı.
İlerleyen günlerde bu hikaye tüm okula yayıldı.
Bir öğrenci şarkının bir kısmını kaydetmişti. Video önce veli gruplarına, ardından sosyal medyaya ve yerel sayfalara düştü.

Kimileri “Ne büyük bir yetenek” diye yorum yapıyordu.
Kimileri ise “Onu küçük düşürmeye çalışmaları ne kadar acımasızca” diyordu.
Ve birçok insan aynı soruyu soruyordu:
Birileri onlara kendilerini değersiz hissetmeyi öğrettiği için kaç parlak çocuk bir yerlerde saklı kalıyor?

Okul yönetimi bir soruşturma başlattı.
Bestami Öğretmen’i hemen okuldan ihraç etmediler ama derslerden uzaklaştırıp ondan herkesin önünde açıkça özür dilemesini talep ettiler. Tüm sınıfın önünde, hiçbir süslü lafa kaçmadan ve bahane üretmeden, öğretmen Ayşe’nin gözlerinin içine bakmak zorunda kaldı.

— Özür dilerim. Seni kıyafetlerinle, sessizliğinle ve kendi kibrimle yargıladım. Yetkimi seni incitmek için kullandım. Bu asla yaşanmamalıydı.
Ayşe onu dinledi.
Sonra kısık bir sesle cevap verdi:
— Sizi affediyorum öğretmenim. Ama canım çok yandı.

Bu cümle, her türlü haykırıştan daha sert bir şekilde çarptı yüzlere.
Çünkü bazen affetmek, açılan yarayı tamamen silmez.
Sadece o yaranın hayatınızı sonsuza dek yönetmesine engel olur.

Müdür, bir müzik akademisinden tam burs ayarlamayı başardı. Emekli bir müzik öğretmeni ise videoyu görünce, yıllardır evinde titizlikle sakladığı bir duvar piyanosunu Ayşe’ye bağışladı.
Piyano, Ayşe’nin oturduğu küçük daireye getirildiğinde, babası Ahmet Bey kapının girişinde öylece kalakaldı, konuşamadı.
Ayşe tabureye oturdu.

Bir gam çaldı.
Bu kez ses gerçekten çıktı.
Bir yuva vardı artık.
Bir gelecek vardı.

Aylar sonra, bahar festivalinde Ayşe, tüm okulun önünde “Evdeki Yağmur” parçasını çaldı.
Ahmet Bey en ön sıradaydı; üzerinde yine o mütevazı ama temiz ve ütülü gömleği vardı. Can ise en arkada, sanki bu zafer kendisininmiş gibi gururla duruyordu. Eskiden onunla alay eden Reyhan’ın gözleri nemlenmişti.
Bestami Öğretmen de arkada, ayaktaydı; yüzünde o kusursuz makyajı, bakışlarında o mağrur kraliçe edası yoktu artık.

Ayşe çalmayı bitirdiğinde, kimse hemen alkışlamadı.
Beğenmedikleri için değil.
Aksine, herkes müziğin onları götürdüğü o uzak diyardan geri dönebilmek için birkaç saniyeye ihtiyaç duymuştu.
Ardından tüm salon ayağa fırlayarak alkış tufanı kopardı.

Ahmet Bey ağladı.
Ayşe de ağladı.
Ancak en can alıcı an alkışlar değildi.
Sahneden indiğinde babasının onun kulağına eğilip fısıldadığı o sözdü:
— Annem seni duydu, güzel kızım.

Ayşe piyanoya baktı.
Annesinin ölümünden beri ilk kez, onun yokluğu dipsiz bir kuyu gibi hissettirmedi.
Bir köprü gibi hissettirdi.
O günden sonra Ayşe, görünmez olmak için bir daha asla en arka sıraya oturmadı.

Hâlâ sade kıyafetler giyiyor. Hâlâ annesini çok özlüyor. Hâlâ herkesten daha çok çalışıyor, çünkü disiplinle beslenmeyen yeteneğin de uyuya kalacağını biliyor.
Ama birçok yetişkinin hâlâ anlamadığı bir şeyi çok genç yaşta öğrendi:
Yoksulluk, yetenek yoksunluğu demek değildir.
Çekingenlik, bir sesinin olmadığı anlamına gelmez.
Ve sessiz bir çocuk, her zaman içi boş bir çocuk demek değildir.

Bazen sadece birinin onu aşağılamayı bırakmasını ve yıllardır içinde biriktirdiği o müziği dünyaya haykırmasına izin vermesini bekliyordur.

 
 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir